Değerlerime sahip çıkıyorum…

Diyanet İşleri Başkanlığı, malum, artık yeni devletin en önemli kurumlarından biri. Tayyiban düzenin amaçladığı toplumun dinselleştirilmesi programını o yürütüyor. Devasa bütçesi var ama her sene erkenden silip süpürüyor ve ek bütçe istiyor. İşleri çok, bütün laikleri imam yapmak gibi kutsal bir vazifesi var. “Strateji planı” şart haliyle. “2024-2028 Stratejik Planı”nda riskler arasında baş köşeyi “sekülerleşme” tutuyor. Sekülerleşme, din dışında kalan alan demek. Din dışında hiçbir şey kalamasın, kimse dinin kontrolü dışında nefes alamasın istiyorlar. Yani laikliğin var ettiği şeyi onlar yok etmek istiyor. Güçleri yeterse her şey dinselleşecek, herkes dine göre nefes alıp verecek.  Bir yıkım ekibi gibi çalışan Diyanet, yeni stratejik planında da toplumsal hayata müdahalesini arttıracağını ilan etti. Eğitimin dinselleştirilmesine yönelik adımlar bunların en önemlisi. Haliyle bu planda öncelik çocuklarda. Laik eğitimi öylesine yok ettiler ki, dini eğitim neredeyse ana rahminde başlayacak. Bebelerin ekseriyeti bunların açtığı kurslarda. Koca bir kuşağı öcüyle, böcüyle büyütüyor, bir tür erken beyin yıkama faaliyeti yürütüyor. 4-6 yaşları arasındaki 1 milyon 322 bin 388 çocuğa dini eğitim verildiğini ve bu rakamı 3 milyon 122 bin 388'e çıkarmayı hedeflediklerini ilan etti ayrıca. Zorunlu din dersleri, değerler eğitimi ve ÇEDES gibi projelerle eğitim dinselleştirilirken, devlet okulları bilimsellikten arındırılıyor, niteliksizleştiriliyor. Bir Taliban temsilcisi, geçtiğimiz haftalarda Afganistan’daki eğitimin dini özelliğine dikkat çekerek “sadece dinle olmaz bilim de gerekiyor” dedi. Bunlar Taliban’dan radikal, sadece dinle bir eğitim düzeni kurabileceklerine inanıyorlar.  Diyanet'in strateji planını yayımlamasından birkaç gün sonra psikologlar, çocuk gelişimi uzmanları, psikiyatristler, sinirbilimciler ve eğitim bilimciler tarafından bu planlara karşı toplumu uyaran bir bildiri yayımlandı. 62 uzmanın kaleme aldığı bildiride, çocuk yaş grubunun maruz kaldığı zorunlu din eğitiminin yol açtığı tahribata değiniliyordu. Çocuklar 11-12 yaşına kadar soyut düşünme yetisi geliştiremiyor, olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkisini tam olarak kavrayamıyordu. Örneğin “cehennemde yanarsın” sözünü duyan bir çocuk, günlük yaşamındaki en ufak hatasında cayır cayır yanacağını düşünüyordu. Haliyle soyut düşünme yetisinin gelişmediği çocuk yaşta din öğretisine maruz kalmak ruhsal hastalıkları tetikleyebiliyordu. Zorla din eğitimi çocukları takıntılı, ürkek ve kaygılı bireyler olmaya itebiliyor, özgür düşünme ve araştırma motivasyonunu azaltıyordu.  Asıl önemlisi şu; hatalı davranışlar, “Allah günah yazar, cezalandırır” gibi söylemlerle engellendiğinde çocuğun davranış ve düşüncesinde amaç cezadan kurtulmak, kaçınmak oluyor, tutarlı bir vicdan gelişimi engelleniyordu. Din ile ahlak arasında ters orantı olduğunu biliyorduk, demek ki din ile vicdan arasında da ters orantı vardır. Ahlaksız ve vicdansız bir işle karşı karşıyayız o halde… *** Madem çocuklardan başladık oradan devam edelim. Dört gün önce 23 Nisan 1920’nin yıldönümüydü, çocuk bayramdı. 1920'de o gün Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Monarşinin başkenti İstanbul işgal edilince 1876’dan beri aydınlarımızın dişiyle tırnağıyla var ettiği Meclis-i Mebusan da kapatılmıştı çünkü. Ankara’da yeni bir meclisin toplanışı Anadolu Devriminin en önemli işlerinden biriydi. 1923’ü var eden devrim o meclisin içinden çıkacaktı.  Bayramın kutlandığı gün AKP Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan TBMM özel oturumuna gitmek yerine Nakşibendi Tarikatının Halidi kolunun İsmailağa Cemaatinin şeyhi Hasan Kılıç'ın cenazesine katıldı. Nakşi-Halidi tarikatı laik cumhuriyete karşı bütün ayaklanmalarının sorumlusudur, bu kadarını söyleyip geçeyim.  “Vay neden öyle yaptı” anlamında söylemiyorum. Yeni rejimin yeni işlerindendir bunlar. O Diyanet orada dururken laiklik varmış gibi yapmanın anlamı kalmadı artık. Meclis çoktan kapandı, içi boşaltılmış bir kurumdur. Anayasanın da rafa kaldırıldığını hesaba katarsak, olmayan cumhuriyetin başının yapacağı en anlamlı iş tarikat-cemat gösterisine katılmaktır.   *** Laikliği tepeleyerek başlarlar, sonra cumhuriyeti tepelerler. Demek ki laikliği tanımayan cumhuriyeti de tanımaz. Laiklik cumhuriyetin temelidir çünkü, biri olmadan diğeri mümkün değildir. Bu hareketler Tanzimattan bu yana attığımız bütün ileri adımların silinmesi anlamındadır. Silinmiştir.  Çağımızın devrimci “ruhunun” ve maruz kaldığı karşı devrimin özeti budur. Devrimin esası çürümüş eski düzeni devirme, yerine özgür ve eşit bir yeni ülke kurma hareketidir. Kralları, soyluları, papazları, halifeleri, sultanları, imamları, onların iktidarının ete kemiğe bürünmüş hali olan monarşileri, eskiye değin çürümüş olan ne varsa onu, alaşağı ettiği için devrimdir adı. Bizler, büyük insanlık ailesi, üç yüz yıldır dünyanın her yerinde çürümüş monarşileri devirip cumhuriyet ilan ediyoruz. Her defasında yürüyen ölüler mezarlarından çıkıp geliyor, önlerine aydınlık ne çıkarsa yıkıyor. Sonra düştüğümüz yerden kalkıp yeniden doğruluyoruz, yenisini ilan ediyoruz. Çünkü biliyoruz, eşitlik ve özgürlük içinde yaşamaktan başka çaremiz yok.  Fransız Devrimi'ni, ümmet olmaktan çıkıp halk olma mücadelesinin başlangıcı sayıyoruz. Bir kamusal alan yaratma ve o alanda aristokrasinin, kilisenin, dinin etkisini sıfırlama mücadelesidir, cumhuriyettir. Laiklik olmadan halk olmaz. Demek ki cumhuriyet “fıtratı gereği” laiktir, laik olmak zorundadır. Olmazsa, toplananları uygun bir biçimde birleştirecek bir kamusal alan yaratmamış oluyoruz ki, eksik cumhuriyettir. Cumhuriyetin eksiğinin olmadığını, eksik ise başka bir şeye dönüştüğünü biliyoruz. Devrim, cemaatten-ümmetten yeni bir halk yaratma işi ise, karşı devrim de halkı yeniden cemaate-ümmete dönüştürme işidir. Bu saldırıların, bu gözü dönmüş planların, bu tarikat ululamalarının amacı ve anlamı bu. Dini iktidara payanda yapınca, toplumun da ümmete-cemaate dönüştürülmesi gerekir. Suç ortakları var; cumhuriyet fazla geldi burjuvaziye. Laikliği cami avlusuna bırakıp kaçtı. Otokrasi-teokrasi istiyor yeniden, monarşiye meylediyor.  *** TKP de Diyanet’in stratejik planına dair açıklamada bulundu. Bunun yalnızca bir yol haritası değil, aynı zamanda laik Anayasa’ya karşı meydan okuma olduğu vurguladı. Meydan okumadır.  Anayasa olmayınca din eğitimi dört yaşına indirdiler. İndirirler. Evlenme yaşı da üç-beş zaten, İslamcı da ölçü aranmaz. Çocuklar islamcıların, tarikatların ilk hedefi. Cumhuriyetin baş tacı yaptığı çocukların üzerinden buldozerle geçiyorlar haliyle. Vicdanı ve ahlakı yıkıyorlar, yerine tanrı korkusunu koyuyorlar. Sorunun özeti budur.  Biz ise başka bir noktadayız; din çoğaldıkça ahlak azalır, inanç yayıldıkça vicdan daralır. Dediğimiz bu.  İslamcı İsmet Özel, “Müslüman teröristtir. Müslüman'ın ilk vazifesi terörist olmaktır. Müslüman olmayan bütün insanlar, müslümanlardan korksun. Bu bir dini fantezi değildir, bu bir savaştır” demişti bir söyleşisinde. Bu sözlerde hem bir öneri hem bir tehdit vardı. Diyanet’inki de böyle, bir fantezi değil yaptığı, bir savaş hazırlığı. Onun için “sekülerleşmeye” risk diyebiliyor.  Biz de onların risk dediğine insanlığın büyük ileri adımı diyoruz. Rönesanstan beri, bunun için savaşıyoruz. Biz de laiklik de militan olmalıdır diyoruz. İnanç özgürlüğü inanca özgürlük değil, inançtan özgürlüktür çünkü. Dinin günlük hayat üzerindeki tahakkümüne son vermekten ibarettir aslı. Ve laiklik bir tarihi fantezi değildir, bir insan olma mücadelesidir. Yeniden ayağa kalkmasından bütün yobazlar, bütün sultan özentileri korkmalıdır.  *** ÇEDES diye bir şey uydurdular, “değerlerime sahip çıkıyorum ve çevreme duyarlıyım” demekmiş. Değerleri sade dinden ibarettir. İçinde bilim, vicdan ve ahlak yoktur. Siz de değerlerinize sahip çıkacaksınız öyleyse. Bilim için, vicdan için, ahlak için…

haber.sol.org.tr
.
2 hafta önce
Haber Detayı
istanbul escort